İlahi Nizam ve Kainat’tan Şuur

 

Ruh, madde ile iştirak eder. “Şuurlu madde”yi, yani varlığı kurar. Varlık da kendi ruhunun ve yardımcı varlıkların faaliyetleriyle, kaba maddelerden, kendisine ayrıca bir beden yapar. Ve bu beden vasıtasıyla maddelere tesir eder. İnsandaki “şuur”; varlığın, bedene, daha doğrusu beyin hücrelerinin oluşturmuş olduğu manyetik alanlar sentezine doğrudan doğruya olan bağlantısıyla yansıyan kısımlarının tezahürüdür.

İlâhî Nizam ve Kâinat, sf 87-88-89,  Beşinci Baskı: İstanbul, Ocak 2016

***

Ruh, madde ile iştirak eder. “Şuurlu madde”yi, yani varlığı kurar. Varlık da kendi ruhunun ve yardımcı varlıkların faaliyetleriyle, kaba maddelerden, kendisine ayrıca bir beden yapar. Ve bu beden vâsıtasıyla maddelere tesir eder. Kullandığı kaba maddelerle de kendi haricindeki diğer bedenlere tesir etmek suretiyle, mâşeri plâna adımını atar. Ve hidrojen âleminin varlık safhasındaki tekâmülü de bu andan itibaren yürümeye başlar.

….

İnsan bedenine hâkim olan varlık, doğrudan doğruya, beyin hücrelerine ait yüz binlerce varlığın

manyetik alanlarından oluşan manyetik alanlar sentezi üzerine müessir / etkili ve hâkimdir. Yani, beden, beyin hücreleri tarafından idare edilir. Ancak, bu idare, bedenin varlığı olan ve bir ruha ait bulunan enerjiler topluluğunun, insan varlığının hâkimiyeti altındadır.

….

İnsanların bazen derin bir iç murakabesi yoluyla sezebildikleri,“iç varlık, öz benlik, öz varlık” dedikleri şeyler, bedeninin dışındaki hakikî varlığının nispeten serbest durumlardır. Buna nispeten diyoruz; çünkü o ne kadar serbest olsa da, yine, tekâmülüne ait, dünyadaki vazifelerinin zorunluluğuyla, bedenin bütün durumlarını izlemek, o durumların icaplarını yerine getirmek mecburiyetindedir. Bu, onun vazifesidir.

Varlığın beden dışı durumu, insanların şuurlarına direkt olarak çarpmaz. Çünkü insan, ancak, varlığın kendisine göndermiş olduğu tesirlerin bir kısmıyla şuurlanır ve kendisini yarım yamalak idrak etmeye çalışır. Kendisine gelmeyen kısımlarına ait bâzı belirsiz sezgileri bulunmakla birlikte, bunlar hakkında açık bir idrake sahip değildir. İşte insanların bazen derin bir iç murakabesi yoluyla sezebildikleri,“iç varlık, öz benlik, öz varlık” dedikleri şeyler, bedeninin dışındaki hakikî varlığının nispeten serbest durumlardır. Buna nispeten diyoruz; çünkü o ne kadar serbest olsa da, yine, tekâmülüne ait, dünyadaki vazifelerinin zorunluluğuyla, bedenin bütün durumlarını izlemek, o durumların icaplarını yerine getirmek mecburiyetindedir. Bu, onun vazifesidir. Bedenin ölümüyle, bağlı olan kısımları bedenden çözülmedikten sonra, serbest kalan kısmını da tam serbestliğiyle kullanamaz. Çünkü endirekt olarak, yani bağlı olan kısımlarıyla, bedenin zorunluluklarından kendisini tamamıyla özgür kılamaz. Bedene bağlı olan taraflarıyla bedenden aldığı izlenimlerin o ana özgü tekâmül zorunluluklarına göre hazmedilmesi, sonuçlandırılarak ruha yansıtılması gibi, kendisini bedeni üzerindeki faaliyetleriyle daima meşgul edecek, mecburî uğraşı alanları vardır. Tekâmülün icaplarından olarak, varlık, kendisinde mevcut kıymetlerin ve kazanımların pek az kısımlarını ara sıra beyne yansıtır. İşte insanlar varlıklarının bu serbest taraflarından beyinlerine yansıyan bu tesirlere yine mahiyetlerini pek anlamaksızın dikkat etmişler ve onları “şuuraltı” diye ifadelendirmişlerdir. Şu hâlde, insandaki “şuur”; varlığın, bedene, daha doğrusu beyin hücrelerinin oluşturmuş olduğu manyetik alanlar sentezine doğrudan doğruya olan bağlantısıyla yansıyan kısımlarının tezahürüdür.

Bir de varlığın –dediğimiz gibi– beden dışındaki idrakî bir yoğunlaşma noktasında kalıp, beynin manyetik alanına bağlanmamış kısımlarına ait “şuur ötesi” sahası vardır ki, bunu da iki kısımda ele almak gerekir: Bunlardan biri “şuuraltı”dır; bu saha, varlığın geçmiş hayatlarına ait izlenimlerini içeren kısımlardır. “Şuurüstü” dediğimiz ikinci kısım ise; varlığın serbest kalan tarafının sürekli olarak ruhundan ve diğer varlıklardan aldığı tesirleri içermektedir. İşte şuur ile şuurüstü ilişkileri sonucunda, insanların, ruhî plândan, diğer varlıklardan aldıkları tesirler ile şuurları arasında ilişkiler ve alışverişler kurulur; beyin, aldığı ruhî tesirlerle, şuurüstüne bağlanır. Yani, şuurüstü kanalından, kendisine, ruhanî plâna ait izlenimler gelir.

Şu hâlde, tesirleri asıl merkez olan şuur sahasından alarak kullanılmak üzere gerekli yerlere sevk eden sayısız sinir merkezleri vardır ki, bunlar, esas fonksiyonları bakımından, birer merkez değil, birer istasyondur. Ve organizmaya dağılan tesirler ayrı ayrı fonksiyonlar görse dahi, bunların kaynakları birdir ve daima birbirleriyle ilişkileri mevcuttur. Şuur ötesinden gelen tesirler, varlığın beyin hücrelerinin manyetik kanalına doğrudan doğruya bağlı bulunan sahaya inerler. Oradan da, tekâmülün icaplarına göre,bedenin yaşaması için gerekli olan yerlerde kullanılmak üzere, sinir istasyonlarına gönderilirler.

 

Demek ki insanlar; bir, varlıklarından gelen bu tesirler ile, bir de çevrelerinden aldıkları tesirler ile daima karşı karşıya bulunmaktadırlar. İşte insan, öz varlığından gelen tesirler ile dünyadaki çevresinden aldığı tesirlerin dengesi içinde yaşar.