Özgür İrade ve Seçim

Yaptığımız seçimlerde ve aldığımız kararlarda toplumun ve doğanın yararını gözetiyor muyuz? Bencil isteklerimizi gemleyip olaylara tümel bakabiliyor muyuz? Daha genel bir tanımla uygar insan olabiliyor muyuz?

Doç. Dr. Haluk Berkmen

Özgür irade konusu eskiden beri çok tartışılan bir konudur. İslam düşünürleri bu konuda iki türlü irade tanımlamışlardır: İlki külli irade ve ikincisi cüzi irade. Külli irade insana ait olmayıp daha üst düzeye ait, Tanrının iradesi olarak tanımlanmıştır. İslam inancına göre Allah her şeyi bilir ve görür; dolayısıyla her şeyi her an etkileyebileceği ve değiştirebileceği inancı hâkimdir.

Öte yandan insanın cüzi (kişisel) iradesi de vardır. İnsan karar verip seçebilir ve yaşamına yön verebilir. 17. yüzyılın ortalarında Avrupa’da ortaya çıkan düşünce akımı akla ve özgür iradeye önem vermişti. O dönemde Newton ve çağdaşları tarafından ileri sürülen akla ve Aristo mantığına dayalı yorum ve açıklamaları dört tane önemli ilkeye dayanıyordu. Bunlar nesnellik, pozitiflik, indirgeyicilik ve yerellik ilkeleridir. Bu ilkelerden daha önceki bir sayıda ayrıntılı şekilde söz ettim (*). Kısaca tekrarlamak gerekirse, Nesnellik ilkesine göre evrende var olan canlılar ve cansızlar birbirlerinden ayrı ve bağımsızdırlar. Onlar hakkında kesin yargılara ulaşabilmek için deney ve gözlemler yapmak gerekir. Deney ve gözlemlerin evrenselliğini savunabilmek için ise, sonuçları sayısal olarak belirlemek gerekir. İşte bu bakışın sonucunda pozitiflik güç kazanmış ve pozitif bilimler gelişmiştir. Ölçümün bir sonucu da “aynı şartlar altında tekrarlanan her deney daima aynı sonuçları verir” şeklinde belirtilen belirlilik veya determinizm ilkesinin yaygın kabul görmesidir. Her ne kadar pozitif bilim ve ondan türeyen teknoloji söz konusu olduğunda ölçüm kaçınılmaz olsa da çok küçük cisimler (atom ve çekirdek) veya çok büyük cisimler (galaksi ve gökada) düzeyinde ölçüm yapmak anlamını kaybetmekte hatta imkânsız olmaktadır.

Eğer canlı sistemi çevresi ile bir bütün oluşturduğunu kabul edersek, tüm canlılar açık ve belirsizlik içeren sistemlerdir. Dolayısıyla belirli yasalarla tanımlanamazlar. Şu halde özgür irade sadece açık sistemlerde ve özellikle gelişmiş canlılarda vardır.

Kuantum kuramının “Belirsizlik ilkesini” ileri sürmüş olan Heisenberg, her türlü ölçümün bir limiti olduğunu ve ölçüm aletleri ne kadar gelişirse gelişsin bu limitin aşılamayacağını savunmuştur. Zira çok küçük boyutlarda bir nesnenin ya yeri ya da hızı (momentumu) büyük bir kesinlikle ölçülebilir. Birinde kesin sonuç elde etmek istersek, diğerinin kesinliği azalır. Çevremizde ve insan söz konusu olduğunda da, olayların sonuçlarını kesinlikle bilebileceğimizi ve davranışlarımızın tümüyle belirli oluşlarından söz edemeyiz. Sevgiyi, aşkı veya kini nefreti sayıya dökmek mümkün müdür? Mümkün olmadığından dolayı da bu gibi insani özellikler pozitif bilimlerin dışına itilmiş, adeta küçümsenerek yok sayılmıştır.

Kuantum kuramı determinist bir kuram değildir. Belirli ve sonucu kesinlikle bilinebilecek ölçüm yerine “olası ölçüm” kavramını kabul eder. Bu bakımdan Kuantum Kuramının matematiği olasılık hesabına dayanır. Kuram bir olayın sadece oluşma olasılığından söz eder. Ancak bu kuramda dahi gizli bir belirlilik vardır. Zira tüm olasılıkların toplamının bire eşit olduğunu kabul eder. Bunun anlamı: oluşabilecek tüm durumları önceden biliyoruz ama bu durumlardan hangisinin ortaya çıkacağını kesinlikle bilemiyoruz demektir. Tüm olasılıkların toplamı bire eşit olduğunu i Pi =1 ifadesi belirtmektedir. Bu denklemde “i” birden başlayıp tam sayılarla tanımlanan farklı olasılıkları belirtir.

Örneğin zarın altı yüzü vardır ve herhangi bir yüzün üste gelme olasılığı altıda birdir. Bunun dışında bir sonuç olası değildir. Anlamı da söz konusu sistemin kapalı bir küme oluşturduğu ve bu kümenin dışında herhangi bir durumun oluşamayacağıdır.

Oysaki doğada her canlı sistem çevresi ile etkileşir ve enerji alış-verişinde bulunur. Bu da canlı sistemlerin açık oldukları anlamına gelir. Eğer canlı sistemi çevresi ile bir bütün oluşturduğunu kabul edersek, tüm canlılar açık ve belirsizlik içeren sistemlerdir. Dolayısıyla belirli (determinist) yasalarla tanımlanamazlar. Şu halde özgür irade sadece açık sistemlerde ve özellikle gelişmiş canlılarda vardır. Gelişmiş canlılar sınıfına tüm hayvanları ve elbette ki insanları katmak gerekir. Tüm canlılar etki-tepki yasasına büyük çapta uyduklarından, davranışlarını önceden tahmin etmek bir miktar mümkün olsa da kesinlikle iddia etmek ve savunmak mümkün değildir. Zira tüm canlıların seçim hakları vardır ve özgürdürler.

Zira her davranışımızın ve ağzımızdan çıkan her sözün sorumlusu biziz. Başımıza gelen nahoş ve üzücü olaylarda da kendi payımız vardır. Bu pay az veya çok olabilir ama her olayda payımızın olduğunu ve bir miktar sorumlu olduğumuzu hatırlayıp düşünüyor muyuz?

Ancak, tüm canlıların özgür iradeleri hem vardır hem de yoktur. İnsan da seçim yapabildiğine göre özgür irade sahibidir. Öte yandan, insanı bağlayan ve özgür iradesini kısıtlayan iç ve dış şartlar da vardır. İnsanı kısıtlayan iç şartlara “vicdan” denir. Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güce vicdan diyoruz. Demek ki, vicdan ile ahlâk yakından ilişkilidir ve asıl ahlâk, toplum tarafından dayatılmayan, kişinin vicdanından kaynaklanan erdemli ahlâktır.  

İnsan yaşadığı toplum “normların” yasa ve kurallarına uymak zorundadır. Aksi takdirde dışlanır ve toplum dışı bırakılır. Demek ki özgür irademiz kısıtlıdır ve eskilerin ifadesiyle cüzidir. Bu kısıtlı oluş halini de belirten kavramlardan bazıları birliktelik, beraberlik ve bütünsellik sayılabilir. Hepsinde de hoşgörü ve sevgi bulunur. İnsan sevdiği veya sevdikleri ile beraber olduğu sürece mutlu olur ve onlarla bütünleşerek erdemli bir kişilik kazanır.

İşte, bu bütünlük ve birliktelik kavramlarını klasik fizikte değil, kuantum fiziğinde buluyoruz. Kuantum fiziğindeki bu birlikteliğe dolanıklık denilmektedir. Dolanık hale gelmiş nesneleri birbirlerinden ne kadar ayırırsanız ayırın, onlar anında birbirlerinden haberdar olurlar. Anında derken, ışık hızından bile daha hızlı şekilde haberleşirler demek istiyorum.

Dolanıklığın mümkün olamayacağını Einstein, Podolsky ve Rosen adlı fizikçiler adlarının baş harfiyle bilinen EPR düşünce deneyinde ileri sürmüşler ve görüşlerini 1935 yılında yayınlamışlardır. Bu üç bilim adamına göre tüm etkileşmeler yerel olmalıdır ve asla ışık hızını aşamazlar. Bu görüş yukarıda sözü edilen yerellik ilkesinden kaynaklanmakta ve klasik fizikte geçerli olmazsa-olmaz şartlarından biridir. Oysaki 1982 yılında Fransız fizikçi Alain Aspect dolanık halde olan elektronların yerelliğe uymadıklarını ve ışıktan daha hızlı bir hızla birbirlerini etkilediklerini deneysel olarak kanıtlamıştır. Demek ki Kuantum dünyasında yerellik de, nesnellik de geçerli değildir. Zira dolanıklığı sağlayan nesneler-arası tek ve bütünsel bir dalga olduğundan, bağımsız ve yalıtık nesne kavramı Kuantum kuramına göre geçerliliğini kaybetmektedir. Mikro âlemde geçerli olan dolanıklık olayı makro âlemde de geçerli midir ve bu olay nasıl açıklanmalıdır?

Kuantum kuramına göre her nesne hem dalga hem de parçacık özelliğine sahiptir. Artık dalga ayrı ve parçacık ayrıdır, diyemiyoruz. Işık örneğin, hem dalgasal girişim yapar hem de parçacık gibi davranıp etkide bulunabilir. Elimizi uzattığımızda açılan kapılar veya akan musluklar ışığın maddi parçacık gibi davranmasından yararlanır. Bu olaya “fotoelektrik olay” denir. Yani, yüksek frekanslı bir ışık huzmesi bir metalden elektron koparabilir ve elektron akımından oluşan elektrik akımı sayesinde bir alet çalıştırılabilir. Fotoelektrik olay ışığın parçacık özelliğini kanıtlanmıştır.

Sadece atom altı parçacıklar ve ışık bu ikili özellikleri taşımıyor; her nesne en küçükten en büyüğüne kadar hem dalga hem de parçacık özelliğine sahiptir. Klasik Aristo mantığına göre bir nesne hem dalga hem parçacık olamaz. Zira bu mantığın Özdeşlik ilkesine göre bir şey ne ise odur; hem kendisi hem de kendisinden farklı bir şey olamaz. Ama Kuantum kuramı aksini söylüyor: “Bir şey hem kendisi hem de kendisinden farklı bir şey olabilir” diyor.  Demek ki özdeşlik ilkesi modern bilime göre geçerli değildir ve Aristo mantığının bu ilkesini değiştirmek gerekir.

Aristo mantığını aşan ve Kuantum kuramının bakış açısını içeren yeni bir mantığa gerek vardır. Bu mantığa “Hem-Hem mantığı” denebilir. Hem-Hem mantığı ne Saçaklı mantığa ne de Hegel’in Diyalektik (Eytişim) mantığına benzer.  Eytişim mantığı genel anlamda çelişki ve bağıntılılık kavramlarıyla işleyen bir mantık biçimi olsa da, Formel (kurallara bağlı) mantığın temel kavramlarını ve kategorilerini bir tarafa atmaz, aksine aynı kavramı ve kategorileri yeniden yorumlanır. Eytişim mantığı tez-antitez-sentez ilişkisini geliştirirken karşıt kavramları baştan kabul eder. Oysaki Hem-Hem mantığı karşıt kavramları baştan ret eder. Karşıt kavramlar doğal değildirler, insan ürünüdürler. “Şu insan kısa boylu” veya “uzun boylu” dediğimizde, ortalama insana göre kişisel bir yorum yapmış oluruz. Fakat bir ülkenin ortalama insan boyu, diğer bir ülkenin ortalama insan boyundan çok farklı olabilir. Dolayısıyla uzun-kısa ayırımı temelde hatalıdır. Hem-Hem mantığında ayırımlı karşıt kavramlar ve tanımlar baştan ret edildiğinden, çelişkili önermeler de kendiliğinden yok olur. Sınıflar ve kategoriler de baştan ret edildiğinden, Hem-hem mantığı açık bir mantıktır. Bu mantığın kabul ettiği bazı önermeleri altta sunuyorum:

Seçimlerimizi özgür irademiz ile mi yapıyoruz? Peki ya özgür irademizi neler etkiliyor? Her nesne hem dalgadır hem parçacık. İnsan hem belirli hem belirsiz bir canlıdır. Şu an hem geçmişten hem gelecekten oluşmaktadır. Peki ya seçimlerimiz?

Her nesne hem dalgadır hem parçacık. İnsan hem belirli hem belirsiz bir canlıdır. Şu an hem geçmişten hem gelecekten oluşmaktadır. Her insan hem güzel hem çirkindir. Her yeni buluş hem faydalı hem zararlıdır. Özgür irade hem vardır hem de yoktur. Her önerme hem doğrudur hem yanlış. Dış dünya hem vardır hem de yoktur.

Bu tür önermeler gerçeğin göreceli olduğunu ve her insan için farklı bir gerçek algısı olduğunu kabul ediyor. Dolayısıyla, dış dünya hem bizden bağımsızdır, hem değildir. Doğanın yasaları acaba bizden bağımsız bir varlığa sahip midirler? Doğa yasalarını bulup ortaya koyan insan doğayı kendi anlayışı ve kültürüyle yorumlamıyor mu? Zira her dönemin kabul edilmiş olan ve tartışılması istenmeyen ön-yargıları ve varsayımları vardır. Buna fizikçi ve filozof Thomas Khun “paradigma” adını vermiştir. Her dönemin bir bilimsel paradigması vardır ve bu paradigma geçerliliğini kaybedene kadar tüm bilim çevreleri tarafından savunulur. Her paradigmanın varsayımları ve toplumsal önyargıları vardır. Bu önyargılardan doğa yasaları da muaf değildir.

Günümüzde klasik fiziğin paradigması (dünya görüşü ve olayları yorumlayışı) sadece teknik ve teknolojide geçerli olmaya devam etmekte, insan söz konusu olduğunda Kuantum kuramının paradigması önem kazanmaktadır. Dolayısıyla insan hem seçim hakkına sahiptir hem de değildir. İnsan, yaptığı seçimin tümüyle özgür iradesinden kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin olamaz. Zira insanın özgür iradesiyle yaptığı seçimi belirleyen ve kısıtlayan iç ve dış şartların olduğundan yukarıda söz ettim. Modern insanın şu özellikleri taşıdığını söyleyebiliriz. Modern insan:

  • Karmaşıktır: Karmaşıklıkta yaratıcılık bulunur. Yaratıcı insanlar genelde düzensizdir.

Karmaşıklıktan düzen oluşturur.  Ancak aşırı düzen kısıtlayıcıdır.

  • Açıktır ve Paylaşımcıdır: İşbirliği ve paylaşım gelişimi sağlar. İnsan da tüm canlı varlıklar gibi açık ve paylaşımcıdır. Paylaşmak bir medeniyet ölçütüdür.
  • Gelişimcidir: Doğal sistemler gibi gelişir ve dönüşür.
  • Dolanıktır: Yakın çevresiyle ilişki içinde bulunduğundan uzam ve zamandan bağımsız olarak dolanıklığını sürdürür. Dolanıklık oluştuğunda uzam anlamını kaybeder.

Önemli olan yaşamın karmaşıklığı içinde düzeni, kaostan kozmosu oluşturacak bilgi ve istenç sahibi miyiz? Yaptığımız seçimlerde ve aldığımız kararlarda toplumun ve doğanın yararını gözetiyor muyuz? Bencil isteklerimizi gemleyip olaylara tümel bakabiliyor muyuz? Daha genel bir tanımla uygar insan olabiliyor muyuz?

Uygar insan her şeyden önce düşünen, sorgulayan ve doğru olanı yapmaya çalışarak yaşamında gelişme sağlayan insandır. Sorgulamanın ise iki boyutu vardır. Birincisi, aktarılan bilgileri ezberleyip nakletmek yerine, onların nedenini ve amacını soruşturmaktır. Yani, nakilci değil, akılcı olmaktır. İkincisi ise, karşımızdakini değil kendimizi sorgulamaktır. Zira her davranışımızın ve ağzımızdan çıkan her sözün sorumlusu biziz. Başımıza gelen nahoş ve üzücü olaylarda da kendi payımız vardır. Bu pay az veya çok olabilir ama her olayda payımızın olduğunu ve bir miktar sorumlu olduğumuzu hatırlayıp düşünüyor muyuz?

Kendini sorgulayan insan kıskanç olmaz, aksine başarılı olanları destekler ve onların başarılarına katkıda bulunur. Uygar insan şiddetten hoşlanmaz. Karşı cinse saygılıdır ve asla şiddete başvurmaz. Bugün ülkemizde, maalesef, kadınlara karşı uygulanan şiddet kabul edilmez boyutlara ulaşmıştır. Bu durum insanlarımızın ve özellikle erkeklerin henüz uygarlıktan pek fazla pay almadıklarının göstergesidir.

Uygar insan doğaya da saygılıdır. Doğa deyince gündelik yaşamımızı sürdürdüğümüz ortamı kastediyorum. Yani evimiz, okulumuz, iş yerimiz ve sokaklarımız. Çevremizi kirletmemek bir uygarlık göstergesidir. Yere çöp atan kişi kendinden başkasını düşünmeyen, çıkarcı ve bencil bir insandır. Hatta ona insan bile denemez. Beşer denir. “Beşer şaşar” diye bir atasözü vardır. Yani beşer, uzun vadeli düşünmeyen ve eylemlerinin sorumluluğunu almadığı için yanılan ve hata yapan kişidir. Amaç, beşer olmak değil, insan olmak ve de üstelik uygar insan olmaktır. Bunun için de her yaptığımız seçimin sonuçlarını iyi düşünelim ve hem kendimize hem de çevremize zarar verecek kararları almaktan kaçınalım.

(*) Evrenin Bütünselliği, Haluk Berkmen, 3. Göz dergisi, sayı 9, Sayfa 30.   http://www.3gozdergisi.com/3.goz.html