Dün abimin doğum günüydü. Annemi, onun doğum günü, kendimin, kardeşlerimin, torunlarının doğum gününde hep ararım. Ama ne arama! Sabahın körü başlar rahatsız edişim… Her defasında : “Aman Gülerrrr” der…
Dün abimin doğum gününde de aradım ama hiç bahsetmedik. Hayırlı cumalar araması yaptım. Her gün ara onu ama cuma günü aranmayı özellikle sever annem. Dindardır. Önem verir böylesi ritüeĺlere…
Dün sohbetimizi yapıp telefonu kapatınca farkettim ki abimden hiç bahsetmedik. Arasam mı geri? diye düşündüm, vazgeçtim…
Abim 2005 yılında vefat etti. Trafik kazası. Şaka maka gecen yıllara bak! O yıl doğanlar şimdi 15 yaşında.
Doğum gününde abimi nasıl ansam diye düşündüm. Annemle her yıl anarken, bu yıl neden konu etmedik acaba diye de düşündüm. O da benim gibi tekrar telefon açıp, konuşmak istemiş miydi acaba ve düşündüyse benim gibi neden vazgeçmişti?
Hala tereddüt halindeyim. Belki de acıya girer diye çekiniyorum. Sırasıyla; genç yaşta kocasını, babasını, biricik oğlunu, abilerini, ablasını kaybetti. Girmesin!
Ölüm gerçeği var. Genç, yaşlı; zamanlı, zamansız demeden hayatımızda oluyor. “Ne yazık ki!” demeyeceğim. Oluyor ve olacak da. Benim için doğal bir durum. Sanırım bu erken yaşananlar beni bu duruma getirdi ya da doğrusunun bu olduğunu anladım: Ölümün de doğum gibi bir yolculuk olduğunu… Sonsuzdan gelinip, sonsuzluğa gidilen bir yolculuk…
Dönelim kutlamaya…
Geçenlerde seyrettiğim Coco anime filmi geldi aklıma. 2017 yapımı aile bağlarını hatırlatan film.
Annemin bir dolabı var. Dolaptan bir köşe. Evde beden göçü yaşadığımız kimsenin fotoğrafı yok. Hepsi dolabın o köşesinde. Anneme her gittiğimde bakarım, ruhlarına fatiha gönderirim…
O dolap geldi aklıma… Benim de sevdiklerimi sakladığım çekmecem vardı. Açtım içini…
***
Abimin kaza haberini aldığımda Istanbul’ daydım. (3 Ekim 2005) Zor süreçlerden geçtiğim zamanlar. Gerçi kolay sürecim yoktu o zamanlar. Ben istemiştim böyle yaşamayı. Seçimimdi…
 
Hemen otobüse attılar beni. Ankara’ya geldim. Dualar ediyorum. Ona nasıl güzel bakacağım. Bildiğim her şifa tekniğini uygulatacağım. Ankara’ya geldiğimde Ertuğrul arıyor ve onun gittiğini söylüyor.
 
Nasıl ya? Daha ben gelmeden nereye?
Sanki ben gidince izin vermeyeceğim. Sanki film çekiyoruz da, senaryoda değişiklik yaptırabilirim. İşte o zaman yine anlıyorsun ki; senden büyük bir sistem var.
 
Yine otobüs bileti almam lazım ama dilim tutulmuş. Ağlıyorum ama konuşamıyorum. Birileri bir saat sonraki bileti satmaya çalışıyor. Halim ise müşteriden ziyade desteğe ihtiyaç duyan biriyim. Benim ışınlanmam lazım. Adamlar şaşkın. İşaret diliyle gideceğim yeri gösteriyor, saati soruyorum. Tek zaman var; o da ŞİMDİ. Gözler şelale. Beni otobüse attılar. Ankara’dan Karaman’a kadar ağlayarak gidiyorum.
 
Karaman da bildik cenaze evindeyim. Kısa ömrüne sığdırdığı büyük dostluklarıyla birlikte. inanamayışlar içinde…
 
Birden aklıma abimin sevimli halleri geliyor. Uyandığı zaman üstümüze atlar uyandırırdı. Bir kova şu dökmüşlüğü bile var. Daha küçükken o Tarza, ben Jane kardeşimin hoppidisiyle ev içinde uçuşlarımız… Soba üstündeki sütun dökülüşü… Bir de annemin ütü yapmayı öğretmek için kullandığı abimin pantolonunun arkadaşlarının elinde bayrak gibi gelişi. Bunu gören gözlerimden çıkan ateş. “bu benim emeğime saygısızlıktır” diye istifa ediş çabalarım…
 
Birden gülmeye başladım. Tabii güldürmeye de. Halamın oğlu; “Yapma kız” dese de ben devam ediyordum. İçimden abimin böyle uğurlanmak isteyeceğini adım gibi biliyorum!
 
Sonra ne mi oldu?
 
Yıllar sonra -10 yıl kadar- yeğenim;
“Hala sen babamın cenazesinde hep gülmüşsün, neden?”
 
O gün aklıma geldi. Lönk! diye. Bütün düşünce ve duygularıyla birlikte.
Yeğenime dedim ki;
“Her insanın acıyı sağaltma şekli farklıdır. Çoğunluk ağlasa da bazıları da böyle işte” dedim.
Artık ne anladıysa!..
 
Abimin gidişinden önce, ama o yıl; Osho’nun bir seminerine katılmıştım. Ağlama ve gülme meditasyonuydu. Nedensiz saatlerce ağlıyor, sonra yine saatlerce nedensiz gülüyorduķ. Anlamamız gereken; tüm duyguların ifadesinin doğallığı, ifade edilmeyen duyguların bedende nasıl yapışık kaldığıydı… ve nedesniz ağlama ve gülmelerle başlayan bu meditasyonda gerçek acıya dokunuyor ve gerçekten ağlıyor ve gerçekten gülmeyi hatırlıyorduk! 
 
Kıssadan hisse size kalmış..
Güler Pınarbaşı

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.