Tanrı, insan ve yaratıcılık sanatı

Yazı: Semih Özer

  

Eski ilahiyatçıların tartışma konularından biri de, “Maddesel olmayan Tanrı, Maddeyi yaratabilir mi?” sorusu üzerineymiş.

Yaratmak, yani yoktan var etmek. Bir şeyi, diğer bir şeye dönüştürmek ise yaratmak mıdır? Sanatçıların ve tüm tasarımcıların yaptıkları budur. Var olan bir formu, daha önce var olmayan bir forma dönüştürürler. Yoktan var etmekle, var olanı dönüştürmenin farklı şeyler olduğu kesin. Ancak zamanla bu iki kelime dilimizde aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle de muhafazakâr kişilerin çoğu, artık bu kelimenin insanlar için kullanılmasından çok rahatsız olmamakta, kullanıma toleransla bakabilmektedir.

Peki, daha önceden hiç mırıldanılmamış, daha önceden benzeri hiç duyulmamış bir müzik eserini “üretmek”, daha önce hiç yapılmamış tarzda bir mimari eser “üretmek”,  bir bilimsel formül “üretmek”, bir formun diğer bir forma dönüşmesi midir? Yoksa yoktan var etmek midir? Bu da sadece Tanrı’ya has bir özellik değil midir? Yaratılmış olan insanın yaratamayacağını var sayan ilahiyatçı görüş, bu duruma iki şekilde yaklaşır. Birinci yaklaşım, maddi olmayan bu tür hayali şeyler bir yaratım değildir. Boş olarak sıkılı bir avucu, açtığında içinden bir kuş çıkıyorsa, bu tür maddi bir sonuç oluyorsa yaratımdır.

Toplumlarda, Tanrı kavramı dendiğinde herhalde akla iki temel sınırsız nitelik gelir. Biri “Güç” diğeri de “Yaratım”dır. İnsanlara iyiliği emreden Tanrı, emaneti olan bu gücü tarihte hangi oranda “iyi” insanlara, hangi oranda “kötü” insanlara vermiştir?

İkinci yaklaşıma göre bu ilk beste, bu ilk tasarım, aslında insanın kendinden değil, Tanrı’nın o insanın aklına, ruhuna koyması ile olur. Yani, maddi olmayan bu insani eylem bir yaratımdır, ancak bunu insan değil, Tanrı yapmıştır. Ancak bu durumda enteresan bir durum göze çarpmaktadır. Tanrı’nın, tarih boyunca insanlara gönderdiği mesajlarda, insanlardan hep iyi ahlaklı olmalarını istediği vurgulanır. Ancak bu tür maddi olmayan, tasarımcılara bakıldığında çoğunun pek de ahlaklı kişiler olmadığı görülebilir. Örneğin, yüzyıl boyunca akkor ampulleri bularak insanlığı aydınlattığı için, hayırla yâd edilen, birçok inanmışın cennette olmasını umduğu,  yaptığı “icat”larla en çok patente sahip bilim adamı ünvanlı Edison’un, ticari ve bilimsel platformdaki rakibi olan Tesla’nın Alternatif Akım “tasarımını” karalamak için, bu tasarımla elektriği transfer etmenin tehlikesini anlatmak için idamlarda kullanılan “Elektrikli Sandalyeyi” icat ettiği (İnsanlar için bir dönem rahatlıkla kullanılan “icat” kelimesin anlamını araştırınız.) , hatta bu uğurda sokaklardaki sahipsiz hayvanlara da elektrik vererek öldürdüğü pek gündeme gelmemiştir.

Toplumlarda, Tanrı kavramı dendiğinde herhalde akla iki temel sınırsız nitelik gelir. Biri “Güç” diğeri de “Yaratım”dır. İnsanlara iyiliği emreden Tanrı, emaneti olan bu “Güç”ü tarihte hangi oranda “iyi” insanlara, hangi oranda “kötü” insanlara vermiştir? Bugün dünyayı yöneten, (devletler veya devlet üstü organizasyonların ) “varsa” gizli mega gücün “iyi” olduğuna, dünyada kaç kişi inanmaktadır? Peki, 100 yıl önce, 1000 yıl önce? Her inanç sahibi, kendi ailesinden gördüğü inancın dünyaya hâkim olduğu dönemi, “iyi”lerin yönettiği dönem olarak kabul eder ve diğerlerinin de böyle düşündüğüne inanır. Biraz geriye çekilerek bakıldığında bu yaklaşım ne kadar “iyi”dir? Bunu kabul edenlerden kaç kişi, tarihteki altın çağımızda, biz dünyayı hiç insan öldürmeden yönettik diyebilir?

“Güç”, zaten sıkıntılı bir konudur, diyerek yüzümüzü tekrar “Yaratım”a dönelim. Gösteri dünyasının en popüler olduğu bu çağda bile, hangi “iyi aile” çocuğunun bir zihinsel “yaratımcı” olan “sanatçı” olmasını arzu etmektedir? Hâlâ çok azdır bu oran. Çünkü tarihten günümüze Tanrı’nın aklına yeni fikirler koyduğu bu icatçılar- bu sanatçılarda Tanrı’nın büyük günah saydığı ne varsa “içki-kumar-uyuşturucu-zina-çalma-tembellik-kibir-yalan”, bunları bünyelerinde barındırma olasılıkları yüksektir. Toplum, bu olasılığın yüksek olduğunu gayet iyi bilir ve içten içe bu “Sanatçı ve İcatçı”: Mucit (lütfen şimdi sözlüğe bakınız) takımını” sevmez. Toplumlar tarih boyunca, eğer tespit yanlış değilse, Tanrı’nın insanların hep kurallarına uyan iyi insanlar olmalarını isterken, Gücün Kötülere; Sanatçılığın da aylaklara verildiğine şahit olmuştur. Bunu görse de kimse “Tanrı Çıplak” diyememiştir. Bazıları “God” dediğine, aynı zamanda “Lord” da demiş. Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi, temsilcisi olarak gördüğü Kralına, Padişahına hiçbir günahı konduramamış. Yeterince Güçlü olan, asıp kesen beylerine de mecburiyetten “My Lord”  demiş. Sanatçı dediğine de gücü yetiyorsa, yok etmiş, yetmiyorsa ne yapsa “olsun bu da sanattır, ben bilmem, kendime sanattan anlamıyor” dedirtmem demiş, cinsiyet değiştirecek kadar kendini baştan yaratanları bile kabul etmiştir.

Tanrı, boş şapkadan tavşanı çıkartan “sihirbaz”dır demiştir bazıları. Tavşan, Evren’dir demişler. İnsanlar da bu tavşanın tüylerinin dibindeki pirelerdir. Bu tüylerden birinin üstüne doğru tırmanmaya çalışarak Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyenler ise ustalarmış.

Tarihsel özet olarak, Maddede Güç ve Sanatı konumlandıramayanlar, ya çemberin içinde kalmayı seçmiş; ya da çoğu zaman ailesinin çizdiği çemberi aşarak, kendince bu maddeleri okuduğuna inanan ustalara yönelmiş. Tanrı, boş şapkadan tavşanı çıkartan “sihirbaz”dır demiştir bazıları. Tavşan, Evren’dir demişler. İnsanlar da bu tavşanın tüylerinin dibindeki pirelerdir. Bu tüylerden birinin üstüne doğru tırmanmaya çalışarak Tanrı’ya ulaşmayı hedefleyenler ise ustalarmış.

Hayalimde canlandırdığım Ustalar; hiç “My Lord” dememiş, Hep “My God” demiş; Hiç “Tanrım” dememiş, Hep “Allah’ım” demiş. “Sihirbaz”a ulaşmak için tüyünde yol alırken, kendisinin- tavşanın-şapkanın, Sihirbazla aynı “madde”den olduğuna inanmışlar. Bilimsel olarak aslında maddenin hiç olmadığını “bilmişler”. “Madde” yoksa aslında tam zıddı olan “Manevi” de yoktur demişler. “Güç” eline geçtiğinde Güç benden akmaktadır diyerek “Bismillah”; “Tasarım” aklına geldiğinde ise yaratım benden akmaktadır diyerek “Elhamdülillah” demişler…

 

Sizin fikriniz nedir?