Survivor kelime anlamıyla “hayatta kalan” demek.
Ama ekranda gördüğümüz şey hayatta kalmanın ötesi.
Fiziksel dayanıklılık var, evet.
Ama daha baskın olan şey psikolojik dayanıklılık.
Açlık, uykusuzluk, sosyal gerilim ve sürekli rekabet…
Bunların hepsi bir araya gelince insanın karakteri daha görünür hale geliyor.
Aslında Survivor’ı izlemek gibi bir niyetim yoktu. Bayhan’ın yarışmada olduğunu görünce merak edip birkaç bölüme baktım. Sonra fark ettim ki ekranda izlediğim şey bir yarışmadan çok daha fazlasıydı. Açlığın, yorgunluğun, rekabetin ve birlikte yaşama zorunluluğunun insan karakterini nasıl ortaya çıkardığını izliyordum.
Spor tutkunu biri değilim. Bir futbol maçının ya da bir atletizm yarışının başına saatlerce oturmuşluğum yoktur. Sorarlarsa “Karamansporluyum” derim o ayrı mevzuu. Buna rağmen Survivor’ın bu sezonu ilgimi çekti. Başlangıçta bunun sebebi Bayhan’dı. “Oyuna mııı geldiiiii?” diye düşündüm. Sonra yarışmanın kendisi değil, içindeki insanlar dikkatimi çekmeye başladı. Çünkü Survivor, bir yönüyle modern zamanların en ilginç insan gözlem alanlarından biri. Benim de ilgi alanım insan.
Oyuna gelmiş Bayhan
Günlük hayatımızda insanlar çoğunlukla konfor alanlarında yaşarlar. Karınları toktur, evlerine giderler, sevdikleriyle görüşürler, özel alanları vardır. Survivor’da ise durum farklı. İnsanlar aç, yorgun, özlem içinde, sürekli performans göstermek zorunda ve hiç tanımadıkları kişilerle aynı ortamı paylaşıyorlar.
İşte tam da bu yüzden orada karakterler daha görünür halde. En önemlisi de bu insanlar konfor alanından çıkma cesareti göstermiş kişiler.
Kırmızılar (Ünlüler) – Maviler (Gönüllüler)
Bu sezon herkes gibi beni de etkileyen isimlerden biri Mert Nobre oldu. Kazanmasından bağımsız olarak, yarışmaya yaklaşımında dikkat çekici çok şey vardı: Enerjiyi doğru kullanmak. Sonuna kadar kopmadan kalabilmek. Zorlu tüm şartlara rağmen “Buradayım” diyebilmek. Son ana kadar enerjisinin tamamını ortaya koyma isteği. Final günü de “Yüzde yüzümle oynayacağım, şampiyonluk istiyorum” dedi. Süreçte sonucun garantisi yoktu ama çabanın eksik kalmasına asla izin vermedi.
Nagehan Karadere bana şunu düşündürdü:
Yaş dediğimiz şey, performansın tek belirleyicisi değil. Hatta çoğu zaman belirleyici bile değil. Disiplin ve mental dayanıklılık daha baskın hale geliyor. Ayrıca yılların spor disiplininin insana neler kazandırabileceğini gösterdi. Dayanıklılığın yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir mesele olduğunu da hatırlattı. Fiziksel dayanıklılık ile zihinsel dağınıklık ve yönetemediği duygu, düşünce ve ifadeler arasında finale kadar ilerleme becerisi de takdire şayandı. Demek ki kendinin de bilmediği daha fazlası var.
Her tür zorluğa rağmen finale kadar ilerleyen Nagehan Karadere
Genel algı şudur: Kadınlar ve erkekler 40 yaşından sonra fiziksel olarak geriler. Ama bu sezon bu algının karşısına iki net örnek çıktı: Nagehan ve Nobre.Sporcu bedenin gerçeği: 40’tan sonra “düşüş” mitini kırdılar. Nagehan, “yaş” kavramının tek başına belirleyici olmadığını hatırlattı. Bazen kontrolsüz görünen enerji, doğru hedefe yönlendiğinde dayanıklılığa dönüşüyor. Mert Nobre ise başka bir şeyi gösterdi: Enerji değil, enerjiyi doğru kullanma biçimi sonucu daha belirleyici.
İkisinde de ortak bir şey vardı: Fizik değil, zihinsel süreklilik, son ana kadar bırakmamak, ritmi korumak, zihinsel dağılmaya izin vermemek…
Bu bir fizik değil, disiplin meselesi.
Nefise Karatay’da ilginç geldi. Profesyonel spor refleksini, mücadele alışkanlığını ve istediği zaman vazgeçmeme enerjisini gördüm. Deniz Çatalbaş, Sude Demir ve Seda Albayrak gibi isimlerde ise yalnızca bugünün performansını değil, gelecekte daha büyük başarıların habercisi olabilecek bir çalışma ve mücadele anlayışını izledim.
Ama aslında mesele tek tek yarışmacılar değil.
Beni düşündüren şey; açlığın insan üzerindeki etkileri oldu. Bir ödül uğruna verilen mücadeleler, bir cezadan kaçınmak için geliştirilen davranışlar, gruplaşmalar, kırgınlıklar, dedikodular, sabırlar, öfkeler…
İnsanların yalnızca fiziksel dayanıklılıkları değil; aidiyet ihtiyaçları, kabul görme arzuları, yalnızlaşma ve dışlanma korkuları da yarışıyordu.
Belki de bu yüzden Survivor yıllardır ilgi görüyor. Çünkü izleyici sadece parkuru seyretmiyor. Kendi doğasına dair ipuçları arıyor. Ekrandaki yarışmacılarda bazen kendisini, bazen komşusunu, bazen iş arkadaşını görüyor.
Güçlü performanslar Mert Nobre ve Ramazan Sarı
Ben Survivor’da şampiyonluk yarışından çok insan hikâyelerini izledim.
Açken kim olduğumuzu, yorulduğumuzda nasıl davrandığımızı, baskı altında hangi yönlerimizin ortaya çıktığını…
Sonunda aklımda kalan şey bir kupa değil, kupanın kime gittiği değil. İnsan karakterinin, konfor azaldıkça daha görünür hale geldiği gerçeği.
Belki de Survivor’ın asıl ödülü, insanın başkalarını izlerken biraz da kendisini tanımasıdır.
Bir de içinde benim de olduğum izleyen taraf var. İnsanlar taraf oluyor.
Sanki orası bir takım oyunuymuş gibi. bazen takım bazen de kişi tutuyorsun. Bu da başka bir gerçek:
Aidiyet ihtiyacı sadece hayatta değil, ekranda da çalışıyor demek ki.
İnsan kendine bir taraf buluyor.
Sonuçta bu sezon ilk defa izlediğim Survivor benim için artık bir yarışma değil.
İnsan davranışlarının açıkta izlendiği bir alan.
Ve bana şunu hatırlattı;
İnsan güçlü de olabilir, dağılabilir de.
Ama belirleyici olan şey çoğu zaman güç değil.
Enerjinin nereye ne miktar yönlendiği. Fanatik bağlılıklar, taraf olma ihtiyacı, “biz–onlar” ayrımı…
Aslında bu da yarışmanın bir parçası değil sadece. İnsanın aidiyet ihtiyacının ekran yansıması.

Sonuç
Survivor bana şunu net gösterdi: İnsan sadece güçlü ya da zayıf değildir. İnsan: Yönlendirilmiş enerjidir. Baskı altında şekil değiştirir. Koşula göre karakter üretir. Ve en önemlisi, kendini ancak zorlanınca açığa çıkarır
3. Göz | Korkular Atlası






Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.